
Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?
Çocukluğum köyde geçti, geçti ama ben biraz şanslıydım. O yıllarda köyde çizgi romanlar, okullarda tatlı dil serileri öğrencilerin eline geçerdi. Kitapla tam zamanında tanıştım.
Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?
Çocukluğum köyde geçti, geçti ama ben biraz şanslıydım. O yıllarda köyde çizgi romanlar, okullarda tatlı dil serileri öğrencilerin eline geçerdi. Kitapla tam zamanında tanıştım.
Daha çok şiir kitapları ilgimi çekerdi. Ama iyi bir şair olamadım. Okul serüvenimiz oldukça zahmetli geçti. Üç küçük çocuk yabancı bir köyde kiralık ev tuttuk. Ortaokul okuduk. Yemekten temizliğe kadar her şeyi kendimiz yapıyorduk. Bize yol gösteren büyükler vardı ama ramazanlarda sırayla yanımıza gelen annelerimizden başka yardım eden pek bulunmazdı. Lise ve üniversiteyi de aynı şartlarda tamamladık. Oldukça sınırlı imkanları da kitap almaya ayırır, ama kendimizi vatanı kurtaracak kahramanlar olarak görürdük. Bir idealizm vardı o tarihlerde gençlerde. Bu ruhu sanırım 12 Eylül darbesi öldürdü.
Selçuk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi'nden mezun olduktan sonra bir süre öğretmenlik yaptım. Ama ruhumuz küçük yaştan itibaren her işin sırrının İstanbul'da olduğunu bilirdi. Büyüyünce İstanbullu olacaktık. Öyle de oldu. Neredeyse çeyrek asırdır İstanbul'dayız. Ne var ki İstanbul'u idrak etmek için bir ömür bile yeterli gözükmüyor.
Çok üretken bir yazarsınız? Bunu neye borçlusunuz? Çalışma tarzınız hakkında bilgi verebilir misiniz?
Bu sorunun doğrusu "Çok geç kaldınız nerelerdeydiniz?" olmalı. "Eser", deme lütfunda bulunursanız aslında bunların pek çoğu benimle yaşıt. Yıllarca ruhumda taşıdım birçoğunu... Yıpranmış dosyaların içinde peşimde gezdiler.
Bir gün Süleymaniye Camisi'nden çıkıyordum. O güne kadar dilencilerin insanlara karşı hep birer ellerinin açtıklarını görmüştüm. O gün bir kadın iki elini birden açmış bir şeyler istiyordu. Bu bana çok dokundu. Neredeyse ağlayacaktım.
Ben ona hatırı sayılır bir şey veremedim ama o kadın bana pek çok şey öğretti. Şunu öğrendim ondan: "İki elinle birden isteyeceksin. İki elinle birden sarılacaksın."
Eksik kalan işlerimi tamamlama kararı aldım. Yarım kalan doktoram ve dosyalarımdan işe başladım. Genel prensibim şuydu: "Her gün mutlaka bir adım atmalıyım. Sonra bu adımları artırma imkanını araştırmalıyım."
Sarıkamış Harekatı'nı yazmak fikri nasıl ortaya çıktı?
Doktora eğitimine başladığım zaman önemli birkaç projem vardı. Ama doktora tezleri genelde pazarlık konusu olurlar. Her öğrenci her istediği tezi yapamaz açıkçası. Sarıkamış suya sabuna dokunmayacak bir konu olarak görülmüştü. Suyun da sabunun da yanlış yerlerde durduğunu ben de konunun içine girince öğrendim.
Sarıkamış denince akıllara hemen ve sadece, Enver Paşa'nın hatalı ve 90 bin şehidin sorumlusu olduğu geliyor. Sarıkamış tek cümlelik bilginin ve tek cümlelik bir hükmün yeterli olduğu bir konu mudur?
Seferberliğin ilanından, Sarıkamış Taarruzu'na kadar geçen altı aylık süre İmparatorluğun geldiği noktayı gösteren en iyi panaromadır. Ben bu altı aylık dönemin resmini çıkarmaya çalıştım. Alınan neticenin gerisinde yatan sebepleri ortaya koydum. Elde edilen sonuçlar sonraki altı ayların da birer özeti gibidir.
Batılı efendi, hasta adam adını verdiği İmparatorluğun iyice olgunlaşmış bir meyve olduğuna inandığı bir sırada iştahla ağzını açmış, tarih dalını sallamaya başlamıştı. Gerçekten olgun meyve onun ağzına düştü. Ama Osmanlı'nın son nesli bıçkın birer bomba oldu, hiç beklenilmediği bir sırada Batılı efendinin gırtlağında patladı.
Sarıkamış da bu patlamalardan biridir. Türk halkının tarihte gösterebildiği en büyük fedakarlık destanlarından biri. İstenilen ölçüde büyük bir zaferin elde edilememesi –kendi açımızdan yenilmiş olmamız– olayın bu yönünü küçültemez. Ruslar da kendilerini bu savaşın mağlubu sayarlar. Cümle arasında bunu da kaydetmeliyim.
Enver Paşa'yı suçlayacağız derken milletin hakkını gasp etmenin ya da görmezden gelmenin âlemi yok.
Enver Paşa, yıkılırken bile dünyanın önde gelen yedi büyük devletinden biri olan Osmanlı İmparatorluğunun başkumandanıydı. Elbette savaş sırasında pek çok hatalı kararlar aldı. Ama onu sadece bu hataları ile hatırlamak ahlakî sayılmaz.
Bugün öz şahsiyetinden çok şey kaybetmiş bilgi, ruh ve ideal dünyamız ile ne Osmanlı'yı ne de Enver Paşa'yı tam olarak anlama imkanı zorlaşmış gibi geliyor bana.
Bugüne kadar yaptığınız diğer çalışmalar nelerdir? Bundan sonra hangi konuları yazmak istiyorsunuz?
İdeal bir nesil için, önlerinde ideal örnekler olması gerektiğine inandım hep. Bu inançla önce en güzel örnekten başladım. "En Sevgilinin Bahçesi", "En Sevgilinin Dostları", "En Sevgilinin Sevgilisi Hz. Aişe", "Gül Nesli", "Ebu Hureyre" ve "Uhud'da Hamza Olmak" bu çerçevede ortaya çıkan eserler oldu. Sahabe dönemi İslam tarihi konusundaki çalışmalarım sürüyor. Aynı ihtiyacın sevkiyle günümüz önderlerinden Bediüzzaman Said Nursi'nin hayatı üzerinde çalışmalarım oldu: "Yeni Tarihçe-i Hayat", "Kalp Ülkesinin Sultanı", "Kışta Gelen Bahar Müjdecisi" gibi eserler bu arayışın ürünleriydi. Büyük insanları ölümlerinden sonra yazmak bir gelenek haline geldi. Bu durum bana her zaman acı verir. Keşke onlar daha hayatta iken büyük kitlelere tanıtılabilse. Benim diğer bir ilgi alanım ise yakın tarih çalışmaları. "Tarihin Sarıkamış Duruşması" dağılma sürecine girmiş imparatorluğun geldiği son noktayı ortaya koyması yönüyle önemliydi. Ancak bu sürecin sebep ve sonuçlarının da bilinmesi gerekir. "Osmanlı'nın Son Öyküsü" isimli çalışmanın bu sürecin anlaşılmasına büyük katkı sağlayacağına inanıyorum. Aynı düşünce ile Filistin Cephesi üzerinde iki ayrı çalışma yaptım.
Türkiye'de özellikle tarih konusunda, çok fazla yeni bilgiye ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum. Ancak yukarda saydığım engellerden kurtulup, doğru düşünüp, doğru değerlendirmeler yapacak, tarihe taraf olmayacak, tarihten düşmanlık üretmeyecek ilkeli bilim adamlarına ve onların eserlerine ihtiyaç olduğunu görüyorum. Bunun bir örneğini ortaya koyabilir miyim. Fazla iddialı bir bahis oldu. Ama Osmanlı'nın yıkılış süreci ile ilgili çalışmalarımı sürdüreceğim.
