
Çoğu insan, onu güzel sesiyle okuduğu Kur'an-ı Kerim, Cevşen ve ilahilerden tanıyor.
İhsan Atasoy, aynı zamanda otuz yıllık bir yazar... Köşe yazarlığından yazı işleri müdürlüğüne kadar gazeteciliğin her alanında çalışmış biri...
Çoğu insan, onu güzel sesiyle okuduğu Kur'an-ı Kerim, Cevşen ve ilahilerden tanıyor.
İhsan Atasoy, aynı zamanda otuz yıllık bir yazar... Köşe yazarlığından yazı işleri müdürlüğüne kadar gazeteciliğin her alanında çalışmış biri...
80'li yılların Yeni Asya gazetesindeki "Sor Suali Al Cevabı" köşesinden tanımıştım onu... 90'larda ise "Ölçü" köşesinden... İhsan Atasoy, bu yazılarında, "Huzur ve mutluluk sadece imandadır" ve "İslam doğru anlaşılmalı ve doğru yaşanmalıdır" gerçeğinden hareketle yola çıkıyordu.
Daha sonra, "Peygamberler Tarihi", "Doğru İslamiyet", "İslam'a Bir Adım Daha", "Gençlik ve Arkadaşlık", "Allah Resulü ile 24 Saat", "Peygamberimiz Neden Çok Evlendi?", "Kur'an'dan Esintiler" isminde kitaplar yayınladı.
Şimdilerde ise ciddi ve hummalı bir çalışmanın içinde... Üstad Bediüzzaman'ın talebelerinin hayat ve hatıralarını gün yüzüne çıkarıyor. "Hayatını Davasına Adayan Adam: Bekir Berk", "Nur'un Büyük Kumandanı: Zübeyir Gündüzalp" ve son olarak "Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahiri Mutlu"... Sırada ise Bayram Yüksel Ağabey'in hayat hikayesi var.
İhsan Atasoy'la yazarlık geçmişini ve bugünlerini konuştuk.
Yazarlığa nasıl başladınız? İlk çalışmanızı ne zaman ve nasıl yaptınız? Sizi yazarlığa teşvik eden, yazar olmaya sevk eden faktörler nelerdi?
Ben, ilk yazımı İstanbul İmam Hatip Okulu'nda yazdım. Okulun yatakhanesinden Haliç görünürdü. Bir gece ben de, yatakhaneden Haliç'i izliyordum. Işıklar suya vurmuş, yakamozlar meydana getirmişti. Tabii o zamanlar yaşça küçüktüm, çocukluğun verdiği hissilik ve gurbetin verdiği özlem duyguları da vardı içimde. Memleketten ayrı kalmanın o yaşta vereceği duygu yoğunluğunu ve hüznünü tahmin edersiniz...
O gördüğüm manzaradan çok etkilendim. O anı ve o görüntüyü tasvir eden bir yazı yazdım. Ve bu yazıyı arkadaşlarım o günkü okulun duvar gazetesine astılar. Fakat sadece arkadaşlarımın değil, okuyan herkesin çok hoşuna gitmişti bu yazı. Demek ki, o yazıda müşterek bir paydayı yakalamıştım. Tıpkı benim gibi diğerleri de aynı gurbet hüznünü yaşıyorlardı.
Bu yazıdan bir zaman sonra yine bu tarz, teşvik edici bir olay daha yaşadım. Edebiyat dersinde bir kompozisyon ödevi vermişti hocamız. Yaşadığımız, İslamî hizmet değeri olan bir olayı, hikâye tarzında bir sunumla yazıya dökmemiz gerekiyordu.
Belki hatırlayanlar olur, o sıralar Pakistan'dan çok sayıda gruplar gelirdi Türkiye'ye. Tebliğ cemaatine bağlı gruplardı bunlar... Yaz tatili dolayısıyla memleketimdeydim. Haber aldık ki, şehre böyle
bir grup gelmiş. Köyden insanlarla hemen bir kamyon ayarladık ve binip onları ziyarete gittik. Camide onları ziyaret edişimiz, o insanların halleri ve davranışları beni çok etkilemişti. O tatlı bir çocukluk hatırasıydı benim için... Ve bu hatırayı heyecan içinde kaleme aldım.
Kompozisyonda, o zamanların en yüksek notu sayılan "yıldızlı on" almıştım. Hatta edebiyat hocamız dedi ki:
"Çık, bunu herkesin önünde, kürsüde örnek bir kompozisyon olarak oku." Onun bu isteği üzerine sesli bir şekilde okudum. Edebiyat hocamın bana söylediği şu söz, benim yazarlığa ilk teşvik edilişim oldu:
"Sen yazmaya devam et. Sende yazarlığa dair bir ışık görüyorum."
O yıllarda, kitaplarla haşır neşir olabileceğiniz bir ortamınız oldu mu? Çevrenizde, sizi okumaya, yazmaya teşvik eden insanlar var mıydı? Çünkü yazmak için belli bir bilgi birikimine ulaşmak gerekir. Siz bu birikimi nerede kazandınız?
İstanbul İmam Hatip Okulu, o yıllarda çok yüksek seviyede ve kalitede eğitim veren, hem cemiyet olarak bu kadar çoğalmamış olan, hem de özünden çok şey kaybetmemiş olan bir okuldu. Belki de Fatih'teki bu okul ilk olmanın verdiği bu avantajla öğrencilerine çok güzel bir eğitim veriyordu.
Başbakanlar yetiştirdi, iş adamları yetiştirdi, büyük memurlar ve devlet adamları yetiştirdi. Eğitimi çok kaliteliydi. Ve biz orada çok teşvik görürdük, çok motive edilirdik. 68 kuşağı diye bir kuşak var, biliyorsunuz. Türkiye'de sağ-sol, kutuplaşma, mücadeleler ve daha sonra sokak çatışmalarına da sebep olan bir kuşaktır bu... Fikir mücadelelerinin çok zirvede olduğu bir dönemdeydi Türkiye o zamanlar. Okumak ve bilgi sahibi olmak, inandığımız fikirleri iyi savunabilmek ve başkalarından gelen saldırılara karşı müdafaa edebilmek noktasında müthiş bir atmosfer vardı.
Bu, o günkü şartlar içinde, bizi okumaya çok şiddetle itiyordu. Sürekli okuyorduk. Sadece İmam Hatip'te okuduğumuz ders kitaplarıyla değil, pek çok başka dinî kitabı da elde ederek sürekli okuyor, soruşturuyor ve araştırıyorduk. Biz böyle heyecanlı bir atmosferde büyüdük.
Bu okuma ve yazma isteği, İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nde okuduğum yıllarda da devam etti.
Son üç-dört yıldır yoğun bir araştırmanın içindesiniz. Üstad Bediüzzaman'ın talebelerinin hayat ve hatıralarını kaleme alıyorsunuz. Sizi bu alana ne sevk etti?
Şimdi bu enteresan bir şeydir. İnsanın içindeki arzular ve niyetler dua hükmüne geçer. Ve belki duyulan o arzular, birer çekirdek oluyor, zamanla ağaç haline geliyor. Benim içimde yıllar önce, rahmetli Bekir Berk Ağabey'in hayatını kâğıda dökme isteği uyandı. Sene 1992'ydi ve o yeni vefat etmişti. Fakat o sıralar bu yeşermedi. Yaklaşık on yıl kadar sonra bir şekilde bu his tekrar ortaya çıktı ve hayatını, hatırasını yazdım.
Gene yıllar önce rahmetli Zübeyir Ağabey'le ilgili "Yolumuzu Aydınlatan Işık" isimli bir eser oluşturduk. Bu ismi de rahmetli Bekir Ağabey vermişti. Bu kitabı yayınlarken arkasında Zübeyir Ağabey'le ilgili görüşleri olanların hatıralarına da yer vermiştim. O zamanlar içimde daha geniş bir şekilde Zübeyir Ağabey'i tanıtma arzusu vardı. Fakat demek ki daha zamanı gelmemişti o günlerde... Bazı yakınlarına gittiğimde, o günkü şartlarda çok olumlu karşılamadılar. Ve bu da benim şevkimi kırmıştı. Ama aradan on yıl geçtikten sonra, aynı kişilere gittiğimde bu sefer çok büyük bir alakayla "Aman efendim, size yardım edelim, her türlü imkânı hazırlayalım, yeter ki bunları yayınlayın!" tarzında yoğun bir ilgi ve destekle beni karşıladılar.
O zaman fark ettim ki, bu kitabın da vakt-i merhunu gelmişti artık... Arkasından da o çıktı. Ve onun da arkasından Tahirî Ağabey'in hayatını kaleme
aldık. Bana göre bir yola girdik şimdi. Rahmetli Bekir Berk Ağabey'in yol gösterici, teşvik edici ruhunun bana yeni bir yol çizdiğini düşünüyorum.
Şu ana kadar üç ağabeyin hayat ve hatırasını yazdınız. Bunlar Üstad'ın son zamanlarında yanında bulunan ağabeyler... Bundan sonra kaleme alacağınız çalışmalarda sırada kimler var?
Bundan sonra da, son zamanlarında Üstad'ın yanında bulunan ve bizzat Bediüzzaman tarafından "tarz-ı hizmetimi bilenler" diye tarif edilen ağabeyleri yazmak istiyorum. Bu bir fazilet tercihi değil elbette. Haddimiz de yok bunu söylemeye... Kitap da bunu önemle belirtiyorum. "Bunlar en üstünleridir" demiyorum.
Ama benim bir hedefim var. Hasbelkader, 1953-60 arası Bediüzzaman'ın yanında bulunup, hayatının son ve en mükemmel dönemi Üçüncü Said zamanlarında (Zira Üçüncü Said dönemi Bediüzzaman'ın hizmetinin bütün birikimiyle şekillendiği bir zaman dilimidir), hizmetini tevdi edecek kadar güvendiği zihinler veya kabiliyetlerdir bu kişiler... İşte bunların başında Zübeyir Ağabey gelir. Ve ardından Tahiri Ağabey, Sungur Ağabey, Bayram Ağabey, Ceylan Ağabey, Hüsnü Ağabey sıralanır...
Üstad'ın hizmetinin kıyamete kadar devam edecek olan prensiplerini, pratik hayata tatbik edebilen şahsiyetler olarak bu isimlerin çok önemli olduğuna, hizmetin Üstad'dan sonra yerleşmesinde bu isimlerin çok önemli fonksiyon gördüğüne inanıyorum. Dolayısıyla bunların hayatlarını, hatıralarını ortaya koymak aynı zamanda Risale-i Nur'un da tarz-ı hizmetine bir yardım olacağı düşüncesini taşıyorum. Bu niyetle bu kitapları yazıyorum. Bu eserler serisi bittikten sonra, daha önceden Bediüzzaman'a intisap etmiş Nur talebesi büyüklerimizin hayatlarına eğilmeye çalışacağım inşaallah.
Bu eserlerle bize sadece bu ağabeylerin hayatlarını anlatmış olmuyorsunuz. Aynı zamanda Üstad'ın da hayatının gizli kalmış bazı yönlerini gün yüzüne çıkarıyorsunuz. Bu hatıralarda
Risale-i Nur'un hayata nasıl geçirileceği de var. Bu yönüyle çalışmalarınızı aynı zamanda hizmet tarzının da uygulama kitapları olarak değerlendirebilir miyiz?
Bir dava sadece teoriler ile yaşamaz. Mutlaka pratiğe dönüştürülmesi gerekir. Eğer pratik uygulama şart olmasaydı, Kur'an-ı Kerim nazil olduktan sonra Peygamberimize ihtiyaç kalmazdı.
Şu halde Risale-i Nur'un da hayata intikal edip, kökleşip yerleşebilmesi için canlı, onu hemen pratiğe dönüştürecek hizmet erbabına ihtiyaç vardır. Üstad'dan sonra bana göre bu kişiler, bu isimler o vazifeyi yaptılar ve hayatta olanlar hâlâ yapmaya devam ediyorlar. Onların böyle bir fonksiyonları olduğunu düşünüyorum.
Yoksa hakikaten Üstad'dan sonra bu hizmet bitebilirdi. Risale-i Nur bir külliyat olarak kalabilirdi. Yani tıpkı kütüphanelerimizi dolduran yüzlerce kitap gibi... Sadece kütüphanelerimizi zenginleştirir ve herkes ihtiyacı anında alıp okurdu. Ama böyle yürüyen, hareket eden ve sürekli gelişen bir hizmete dönüşmesi ancak bu pratik geleneği sayesinde oldu. Uygulayan ve yaşayan ağabeylerle bu hizmet sürmeye devam etti.
